16 Ekim 2017 Pazartesi

CİNGÖZ RECAİ


SPOILER İÇERİR

Onur Ünlü; ülkemizde dizi ve film sektöründeki tekdüzelik ve bayağılıktan usanan insanlar için nefes alabilme alanı yaratan güzide bir insan. Onun ismini film afişinde görmek bile heyecanlanma sebebi. Ancak vizyona giren son filmi Cingöz Recai bende buruk bir hayal kırıklığı tadı bıraktı.

Öncelikle Cingöz Recai'nin geçmişinden bahsedelim. Peyami Safa tarafından yaratılan bu karakter aynı isimli kitap serisinin baş kahramınıdır; keskin zekası, kibarlığı, hırsızlıktaki ustalığı ve yalnızca zalimlerden çalması alametifarikasıdır. Peşindeki Başkomiser Mehmet Rıza için hem bir kahraman hem de yıllardır peşinde koştuğu bir arzu nesnesi olmuştur. Filme uyarlanmak üzere çok iyi bir temel değil mi sizce de?

Ancak sunulan bu özellikler yalnızca güzel ve şık sahnelerin birbiri ardına sıralanmasıyla oluşan sürekli kendi içinde devinen bir film çıkarmış sonuç olarak. Bu karakter yükü altında ezilmiş gibi..
Cingöz Recai'nin seyirciye tanıtılması gerekiyor öncelikle. Bu tanıtım işi iyi kotarılmış evet, filmden çıktığımızda karakterin özelliklerini kavrıyoruz ancak hayran kalıyor muyuz, tartışılır. Finale kadar olan aştığımız engeller ve final, ne bizi şaşırtıyor ne de hayran bıraktırıyor. Bu da karakterin bahsedilen özelliklerinin biraz sözde kalmasına sebep olmuş. Örneğin; Mehmet Rıza Cingöz Recai' nin binbir suratlı olduğunu söylerek çok iyi şekil değiştirdiğini söylemişti. Biz bunu yalnızca bu sahnede anlatım üzerine gördük. Böyle kılık değiştirdiği birkaç sahnesi olsaydı daha renkli olmaz mıydı sizce de?



Ayrıca yan karakterler sayıca fazla, etkileri az, hepsi bir işi yapacak ve senaryoya sözüm ona dahil olacak gibiydiler. Kendileriyle ilgili yalnızca Türk filmi efsanelerinin isimlerini alma nüanslarını sevdim (Filiz, Adile, Cüneyt, Sadri gibi..)

Filmle ilgili hoşuma giden nokta ışık kullanımı ve farklı zaman dilimlerinin aynı sahnede görülmesiydi. Bu kısımlar da olmasa Onur Ünlü filmi izlediğime inanmayacaktım.

Şimdi sıra Cingöz Recai' nin maceralarını bir de Safa Önal ustadan Ayhan Işık ile birlikte dinlemek.
Bana iyi seyirler :)

11 Ağustos 2017 Cuma

Dostoyevski hakkında konuşmak istiyorum



Uzun bir aradan sonra geri döndüm ve biraz Dostoyevski' den bahsetmek istiyorum; yani en sevdiğim yazardan. Blog' a olduğu gibi okumaya da uzunca bir ara verdim ve tekrar döndüğümde Dostoyevski adeta başımı dizlerinin üzerine aldı, saçlarımı okşayarak hikayelerini anlatmaya başladı. Bilmiyorum kaç kişiye oluyor ama benim için bu adamın romanları dışında bir kitap okumak bir başka Dostoyevski romanı okumadan önce uğradığım bir durak gibi. En kötüsü de bu romanların belli sayıda olması sanırım :)

Ben de hepsi birbirinden etkileyici olan bu öykülerden en çok içime dokunan birkaçından bahsetmek istedim, umarım dikkatinizi çeker ve hemen bir Dostoyevski romanına başlamanıza vesile olurum:

1- Karamazov Kardeşler

Benim için bir başyapıttan öte. En sevdiğim, okuduğum en iyi roman. Bu öyle bir öykü ki Dostoyevski' nin olayları değil, bütünüyle insanı anlattığı ... Müthiş, buhranlı, sancılı, çarpıcı!
Müthiş Ivan Karamazov karakteri de bu romanda yer alıyor. Kendisi gibi ateist değilim; ama onun iç acıları, yürek kavuran soruları benim de içimi yakıyor. Eminim okuyan herkesin içine dokunacaktır.

2- Suç ve Ceza

Karamazov Kardeşler olmasaydı Dostoyevski' nin bu en ünlü romanı benim de favorim olacaktı. Raskolnikov' un yaşadığı gel-gitleri iliklere kadar hissettiren bir "kaybedenler" öyküsü olması beni çok etkilemişti. İnsana dair bir harita sanki!

3- Cinler

Dostoyevski' nin bir başka şaheseri. Tıpkı diğer saydığım ikisi gibi "büyük" bir roman. Karakterleri kanlı canlı yaşıyorcasına hissetmek ve diğer öykülerdeki gibi çaresiz sonlarına sürüklenişlerini iç sıkıntısı ile izlemek.. Bu romanda kalbime dokunan iki şey var aklımda, birincisi Kirilov karakteri ve intihar ile ilgili düşünceleri; ikincisi ise romandaki küçük kızın elini yumruk yapıp salladığı o an (bı kısmı okuyanlar anlayacaktır)

4- Ölü Evinden Anılar

Ah Dostoyevski yapma bunu! Hem bu kadar naif hem bu kadar ağır nasıl olabiliyorsun? Yazarımız biliyorsunuz ki mahkumdu bir zamanlar ve bu romanında bir hapishaneden bahsetmiş, oradaki ölü-yaşamı anlatmış. En etkilendiğim an sürekli aklımın köşesinde. Bayram kutlaması, birkaç saatlik eğlence sonrası mahkumun nerede olduğunu hatırladığı o an!

Öteki, Amcanın Rüyası, Ezilenler, Budala, Ebedi Koca, Ev Sahibesi, Kumarbaz diğer beni benden alan Dostoyevski eserleri. Hepsini öneririm, aklınızda bulunsun..

26 Ocak 2016 Salı

David Bowie




Çok güzel değil mi..
Çok güzel..
Dünya'ya düşen adamın güzelliği..
Dünya'yı satan adamın güzelliği..
Farklı olmanın güzelliği..
Yeniliğin, özgünlüğün güzelliği..
Seni anmadan geçemezdim,
Çok güzelsin David Bowie..

The Bad Seed (1956)


The Bad Seed; günümüzde tekrarlanmaktan üzeri aşınmış bir konuyu ele aldığından bugünden bakıldığında klişe bir film olarak görülebilir; ancak izlediğinizde siz de fark edeceksiniz ki ufak nüansları ve sonuç değil neden merkezli konusu ile türevlerinden ayrılıyor. Bahsettiğimiz tema; "şeytan/kötü çocuk" Benzer konulu filmlerden aşina olduğumuz konu işleyişi sebep üzerinde durmaktan ziyade çocuğun ebeveyne ve izleyiciye yaşattığı tedirginlik olur.

The Bad Seed sadece bu rahatsızlık üzerinden ilerlemek yerine kötülüğün sebebini merak eden bir film. Kötülük çocuğa öğretilen bir olgu mudur yoksa kalıtımsal/doğuştan mı gelir?  Bana sinemayı sevdiren; sorular sorduran, düşündüren, risk alan filmler. Sırtını herkesin seveceği ve empati kurabileceği karakter ve hikayelere dayandırma kolaylığına kaçmadan, en masum varlık olan "çocuk" üzerinde "kötülük" sorgulaması yapabilmesi şahsen en takdir ettiğim yanı. Film ile ilgili tek şikayetim; keşke film cesaretini yükselen final sonrasını kapanışını yaparak taçlandırabilseydi, devamındaki 10 dakika ortamı yumuşatmak için eklenmiş gibi hissettirdi bana..


13 Eylül 2015 Pazar

THE HEIRESS (1949)

Uzun zamandır beni etkileyecek, üzerinde düşündürecek bir film arıyorum ama yok. Çoğu; içi boş ve zaman geçirmek için sunulmuş, izledikten birkaç saat sonra unutulmak için tasarlanmış gibi ne yazık ki. Fakat beklemediğim bir anda böyle bir filmle karşılaştım. Aslında beklememek benim hatam oldu çünkü yönetmen koltuğunda usta isim William Wyler varsa; kesinlikle dikkat kesilmesi gereken bir yapım vardır ortada.



Filmimizin ismi The Heiress. Başrollerinde, Snake Pit ile beni oldukça şaşırtan Olivia de Havilland ve Montgomery Clift bulunuyor. Hikayenin kahramanları, çekingen, sönük ve gösterişsiz kızımız Catherine (Olivia de Havilland ), onun bu vasıflarını (hatta vasıfsızlığını) her fırsatta yüzüne vuran babası Dr. Sloper (Ralph Richardson), Catherine'e karşı saf ve çıkarsız bir aşk beslediğini iddia eden yakışıklı ancak meteliksiz Morris (Montgomery Clift) ve Catherine'in destekçisi, mutluluğu için çabalayan halası Lavinia (çok sevdiğim Miriam Hopkins).


Konu istese o kadar klişe olabilir ki.. Fakat hiçbir klişeye saplanmadan dimdik kendi yolunda yürümesi şaşırttı öncellikle beni. Klasik bir aşk filminden çok farklı. Öncelikle kız zengin ancak gösterişsiz, çocuk kızın parasının mı aşkının mı peşinde gerilimini yaşıyorsunuz. Ancak ilerleyen dakikalarda "iyi de, sevilmek için kadın güzel olmak zorunda mı?" diye düşünmeye başlayabilirsiniz benim gibi. İlk sorgulama da burda başlar. Film ilerledikçe Catherine'in çevresindekilerin (toplumun) düşünceleri de insana soğuk bir duş aldırır cinsten. "Olsun parası için olsa bile, mutlu edecek Catherine'i" Ne de olsa yalnız kalmayacak, bir kadının yalnız kalması, kendisini sevmeyen biriyle ömrünü geçirmesinden çok daha kötü nasılsa! Bunun gibi birçok tahlil yapabilir, kendi önyargılarınıza dahi şaşırabilirsiniz izlerken.



Hikayenin sonunu açık etmek istemiyorum; ancak müthiş bir finalin sizi beklediğine emin olun. Kesinlikle kaçırmayın, illa ki listenize alın diyorum bu filmi.

24 Haziran 2015 Çarşamba

Sinematografi 1

Filmlerde beni büyülen; işte bu sanat! dedirten bir özellik var ki o da sinematografi.., Bu konuya zaafım var; bu yüzden ben de bir liste hazırlamak istedim. En iyi sinematografiye sahip filmler listesi karşınızda..


1- The Night of the Hunter / 1955

Bu film Robert Mitchum tarafından verilen bir oyunculuk ve Charles Launghton tarafından verilen yönetmenlik dersi olmasının yanı sıra; sinematografi mi dediniz? Buyrun dibine kadar diyen, hak ettiği takdiri zamanında görememiş olsa da bizlerce hakkı teslim edilen bir klasik, Bakar mısınız şu anların güzelliğine..





































2- Tüm Stanley Kubrick Filmleri

Stanley Kubrick' in her filminde milimetre düzeyinde mükemmelik görüyorum. Tamam burada "tüm filmleri" derken biraz torpil kokusu alınmış olabilir; ama aynı sahneyi 127 defa tekrarlatan; tek bir sahneye özel tablo hazırlatan bir adamdan söz ediyoruz!























3- The Assasination of Jesse James by the Coward Robert Ford / 2007

Benim yine dilim tutuldu galiba...























4- The Fountain / 2006

Darren Aronofsky filmlerinde sinematografiyi güçlü kullanan bir yönetmen olduğundan filmleri arasında gidip geldim; ancak The Fountain muazzam görselliğiyle ipi göğüsleyen film oldu. Kendisi yine hak ettiği takdiri göremeyen filmlerden.













































5- Tree of Life / 2011

Bu filmin En iyi Sinematografi Akademi Ödülü'nü alamaması beni benden alıyor..




















6- Citizen Kane / 1941

Orson Welles' in sinema tarihini değiştiren, yön veren filmi, hangi en iyi kategorisinde anılmaz; söyler misiniz bana?





























Devam Edecek...

11 Haziran 2015 Perşembe

Sen çok güzel bir abimizdin Christopher Lee..



O çok farklıydı. Görüntüsü çok farklıydı, sesi çok farklıydı, büründüğü roller içine girdiği karakterler çok farklıydı (yaşı bile farklıydı 93!). İnsanlar genelde farklı olanı sevmez farklı görünmekten de korkarlar. Ama Christopher Lee korkusuz bir adamdı.

Teşekkürler Christopher hayatımıza renk, hayalgücümüze ışık kattığın için !

29 Mayıs 2015 Cuma

Sinemada "Bakış"

Bazı sahneler var, bazı anlar var; sayfa sayfa yazıdan, uzun uzun konuşmalardan, seslerden ve sözlerden daha ağır, daha vurucu ve unutulmaz.

Hadi bazılarını hatırlayalım:

- Man on the Moon / 1999 / Jim Carrey















Film; "komedyen mi desem; aslında tam olarak komedyen değil, yok yok nevi şahsına münhasır demeliyim ama o da yetmez ki" şeklinde anlatmak için seçeceğim kelimelerde zorlandığım, Andy Kauffman'ın hayat hikayesi. Kendisi özetleyecek olursam "herkesi trolleyen adam" Yani hayatı boyunca "-mış gibi" yaparak (ya da -mış gibi yaptığını düşündürerek) gülüyor-güldürüyor. Fakat gün gelip hayat ona son ve en büyük şakasını şu yukarıda gördüğünüz anda yapıyor. (Şu an için döktüğüm gözyaşının haddi hesabı yok!)


- Philadelphia / 1993 / Tom Hanks















Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki; Tom Hanks sen nasıl bir insansın ?! Sen nasıl bir şeysin ki bir bakışınla dışlanmışlığı, çaresizliği, umutsuzluğu, hayal kırıklığı ve kırgınlığı iliklerimize kadar hissettirebiliyorsun?  Sen nasıl bir şeysin bir bunu açıkla bana! Neyse diğer filme geçelim..


- The Assasination of Jesse James by the Coward Robert Ford / 2007 / Casey Affleck















Bu filmi o kadar övmek istiyorum ki. Neden dolu dolu, öve öve konuşmak istesem de her karesinde dilim tutuluyor? Ben neden bu film hakkında ko-nu-şa-mı-yo-rum. Neyse ki benden çok daha fazla sözü olan şu bakışlar benim yerime konuşacaktır, siz onları seyredin..


- Citizen Kane / 1941 / Agnes Moorehead



















Orson Welles başyapıtı Citizen Kane, sinema dünyasını derinden sarsan, çoğunlukla tüm zamanların en iyi filmi kabul edilen, sinema için "devrim" sayılan bir filmdir. Gücünün önemli bir kısmını da sinematografi ve oyuncularından alır. Akılda kalan çok sahnesi olsa da, benim için Kane'in annesinin oğluna attığı donuk ve güçlü durmaya çalışan "bakışlar" unutulmazdır.



- Amadeus / 1984 / F. Murray Abraham












''Tanrım, madem bana Mozart'ınki gibi bir yetenek vermedin, onu anlayacak zekayı neden verdin?'"
-Salieri-
Mozart ve Salieri arasındaki "Habil ve Kabil-vari" çekişme; en çok Salieri'nin gözlerinde okunur F. Murray Abraham'ın en iyi erkek oyuncu Oscar'ını kucakladığı Amadeus filminde. Salieri' nin vahşi bir kıskançlıkla yoğrulan önlenemez hayranlığı; Mozart'ın kusursuz notalarında gezinirken gözyaşı olup akar bu sahnede. Unutulmaz, unutulmaz..




- Ladri di Biciclette / 1948/ Enzo Stailo

Babasının gururun kırılmasını bir çocuğun gözlerinden okumak? Yapmayın bu çok ağır ama..
Baştan sona insanı etkisinden çıkamayacağı girdaplara sokan filmin en can alıcı bakışları..



- Leon / 1994 / Natalie Portman












Leon'un kapısını çalan Mathilda ve açılan kapıyla yüzüne yansıyan ışık. Şu sahne olmasa, benim için Leon bu kadar etkileyici olmazdı herhalde.


- All About Eve / 1950 / Bette Davis

Bette Davis'in gücünü gözlerinden alan bir oyuncu olduğunu düşünmüşümdür hep. All About Eve filminde de tüm gücünü ortaya koyarak performans verdiğini.. Şu sahnedeki güce ve meydan okumaya bakar mısınız? Muazzam!


Bonus: The Third Man / 1949 / Orson Welles



















Orson Welles. O kadar.


Bonus +2: Harvey / 1950 / James Stewart




















James Stewart'ın kadim dostu Harvey ile olan portresine bakarken attığı şu bakışa bayılıyorum :)