4 Aralık 2017 Pazartesi

The Shinning



Her saniyesi; noktasından virgülüne kadar kusursuz.. Muhteşem.. Stanley Kubrick' in mükemmelik senfonisi.. Şaheseri.. Beni durdurmazsanız sabaha kadar; hatta günlerce bu filmi övebilirim.

Bazı anlar var; çok güzel bir ses duyduğumda örneğin duygulanıyorum ve bunda ilahi bir güzellik hissediyorum. İnsan sesinde duygulara dokunan bir güzellik. İnsanın ne kadar muhteşem yaratıldığını hissettiğim o an. "The Shinning" filmini izlerken de böylesi bir duyguya kapıldım; yani insanın kendi küçük dünyasındaki mükemmelliği yakalaması.. Böyle bir film "The Shinning." İnsanı izlerken hem geren hem de hayranlık uyandıran bir film. İlk izleyişim lise yıllarındaydı ve dilim tutuldu bu güzellik karşısında. İlk izleyişim diyorum; çünkü daha sonra defalarca ve defalarca izledim.

Bir insanın en sevdiği filmin bir korku filmi olması enteresan. Ancak ne yapabilirdim bu güzellik karşısında; çaresizce listemin en başına kondurdum. Bunda ustanın payı olduğu kadar Jack Nicholson' un çılgınlığa varan Jack Torrence performansının da etkisi olduğunu söylemezsem olmaz!
Özellikle kültleşmiş "Here's Johnny!" sahnesi filmi izlemeyenlerin bile hatırındadır.

İnsanlardan uzak otelin birbirinden uzak koruyucuları. Kafa karıştırıcı bir son ve insanı gerim gerim geren anlar. Müziğin insanın tüylerini diken diken eden tınısı. İhtişam içindeki yalnızlığın korkutucu sessizliği.

Stanley Kubrick; müthiş bir yönetmensin. 10/10

Züğürt Ağa



Nesli Çölgeçen' in objektifi, Yavuz Turgul' un kaleminden çıkan ve Şener Şen' in incelikli oyunuyla içimize işleyen 1985 yapımı Züğürt Ağa filmi, kendi dramımıza güldüğümüz, topraklarımızdaki çaresizliğin acı kokusunu duyduğumuz bir güldürü.

Değişen dünyanın, değişen Türkiye'nin, değişen kaidelerinin ve bunların sonucunda kaçınılmaz olarak bu çarkların arasında değişmek mecburiyetinde kalan insanlarına dışarıdan bakan bir göz. 

Türk sinemasının olmazsa olmazlarından olan bu filmi izlemeye belki ben geç kaldım; ancak siz geç kalmayın ve ilk fırsatta izleyin derim..

1 Aralık 2017 Cuma

Arada Gelenler (Beni en çok mutlu eden şey nedir?)

Bazı şeyler üzerine düşünmediğimizi düşünüyorum. Mesela ben düşünülmediğini düşündüğüm şeyleri düşünmeyi severim. Günlük hayatta fark etmediğimiz o kadar garip şeyler var ki bunları fark edince biz garip oluyoruz. Allah aşkına söyleyin; bir uzaylı dünyamıza gelse de bizi akşam vakti izlese. Kendimize bir yer edinmişiz, boynumuz ağrımasın diye kafamızı koyacak yumuşak bir nesne, üşümeyelim diye bir örtü (her şey de düşünülmüş) hazırlanıyoruz. Ne yapıyor bu insanlar? Uyuyacak. İyi de uyku ne? Yaşam süremizin yarısını, gökyüzünün karanlık yüzünü neden kıpırdamadan bir tür trans halinde geçiriyoruz? Ben uzaylı olsam cidden merak ederdim ne yapıyor bu insanlar.
İşte böyle garip şeyleri düşünüyorum ister istemez aklıma geliyor. Seviyorum böyle düşünceleri. Aynı uzaylı bizim neden üst üste kurulmuş kutularda yaşadığımızı da merak edebilirdi; Dünya bu kadar büyükken.
Mesela bu hayatta yapmaktan en çok mutlu olduğum şeyi de düşündüm. Ne için yaşadığımı. Hala daha kendime soruyorum ve sordukça sorular artıyor cevaplar artacağına.
İlk önce; ki birçok insanın da benim gibi düşüneceğini farzederek, para kazanmak mı dedim; ama sonra bunun bir amaç değil araç olduğunu fark ettim. İnsan harcayamadıktan sonra neden para kazanmak istesin? Sonra nelere harcayacağımı düşündüm. Kıyafet? Araba? Lüx eşyalar? Bunlar beni mutlu etmez ki. Şöyle düşündüm, çok istediğim her ne olursa olsun, satın aldıktan sonra sıradanlaşıyor ve ona sahip olmak bir süre sonra hiçbir duygu vermiyor insana. Beni eşyalar mutlu etmiyor. Sonra elbette gezmek aklıma geldi, bütün dünyayı baştan  uca gezmek!
Evet, çok güzel özgürleştirici bir eylem ve keşif duygusu inanılmaz! Ama bu da beni bir yere kadar mutlu eder diye düşündüm; çok tatmin edici ama benim aradığım cevap bu değildi.
Aslında sonunda aradığım cevabı içimde buldum. Beni en çok mutlu eden, bu dünyaya gelmemin bir fark yarattığı anlar; benim yaşama, varolma sebebim. Başka birine yardım edebildiğimi hissettiğim o an bu dünyada benden mutlusu yok. İnsanın işe yaradığını hissetmesi bize bahşedilen en güzel duygu değil de nedir?

16 Ekim 2017 Pazartesi

CİNGÖZ RECAİ


SPOILER İÇERİR

Onur Ünlü; ülkemizde dizi ve film sektöründeki tekdüzelik ve bayağılıktan usanan insanlar için nefes alabilme alanı yaratan güzide bir insan. Onun ismini film afişinde görmek bile heyecanlanma sebebi. Ancak vizyona giren son filmi Cingöz Recai bende buruk bir hayal kırıklığı tadı bıraktı.

Öncelikle Cingöz Recai'nin geçmişinden bahsedelim. Peyami Safa tarafından yaratılan bu karakter aynı isimli kitap serisinin baş kahramınıdır; keskin zekası, kibarlığı, hırsızlıktaki ustalığı ve yalnızca zalimlerden çalması alametifarikasıdır. Peşindeki Başkomiser Mehmet Rıza için hem bir kahraman hem de yıllardır peşinde koştuğu bir arzu nesnesi olmuştur. Filme uyarlanmak üzere çok iyi bir temel değil mi sizce de?

Ancak sunulan bu özellikler yalnızca güzel ve şık sahnelerin birbiri ardına sıralanmasıyla oluşan sürekli kendi içinde devinen bir film çıkarmış sonuç olarak. Bu karakter yükü altında ezilmiş gibi..
Cingöz Recai'nin seyirciye tanıtılması gerekiyor öncelikle. Bu tanıtım işi iyi kotarılmış evet, filmden çıktığımızda karakterin özelliklerini kavrıyoruz ancak hayran kalıyor muyuz, tartışılır. Finale kadar olan aştığımız engeller ve final, ne bizi şaşırtıyor ne de hayran bıraktırıyor. Bu da karakterin bahsedilen özelliklerinin biraz sözde kalmasına sebep olmuş. Örneğin; Mehmet Rıza Cingöz Recai' nin binbir suratlı olduğunu söylerek çok iyi şekil değiştirdiğini söylemişti. Biz bunu yalnızca bu sahnede anlatım üzerine gördük. Böyle kılık değiştirdiği birkaç sahnesi olsaydı daha renkli olmaz mıydı sizce de?



Ayrıca yan karakterler sayıca fazla, etkileri az, hepsi bir işi yapacak ve senaryoya sözüm ona dahil olacak gibiydiler. Kendileriyle ilgili yalnızca Türk filmi efsanelerinin isimlerini alma nüanslarını sevdim (Filiz, Adile, Cüneyt, Sadri gibi..)

Filmle ilgili hoşuma giden nokta ışık kullanımı ve farklı zaman dilimlerinin aynı sahnede görülmesiydi. Bu kısımlar da olmasa Onur Ünlü filmi izlediğime inanmayacaktım.

Şimdi sıra Cingöz Recai' nin maceralarını bir de Safa Önal ustadan Ayhan Işık ile birlikte dinlemek.
Bana iyi seyirler :)

11 Ağustos 2017 Cuma

Dostoyevski hakkında konuşmak istiyorum



Uzun bir aradan sonra geri döndüm ve biraz Dostoyevski' den bahsetmek istiyorum; yani en sevdiğim yazardan. Blog' a olduğu gibi okumaya da uzunca bir ara verdim ve tekrar döndüğümde Dostoyevski adeta başımı dizlerinin üzerine aldı, saçlarımı okşayarak hikayelerini anlatmaya başladı. Bilmiyorum kaç kişiye oluyor ama benim için bu adamın romanları dışında bir kitap okumak bir başka Dostoyevski romanı okumadan önce uğradığım bir durak gibi. En kötüsü de bu romanların belli sayıda olması sanırım :)

Ben de hepsi birbirinden etkileyici olan bu öykülerden en çok içime dokunan birkaçından bahsetmek istedim, umarım dikkatinizi çeker ve hemen bir Dostoyevski romanına başlamanıza vesile olurum:

1- Karamazov Kardeşler

Benim için bir başyapıttan öte. En sevdiğim, okuduğum en iyi roman. Bu öyle bir öykü ki Dostoyevski' nin olayları değil, bütünüyle insanı anlattığı ... Müthiş, buhranlı, sancılı, çarpıcı!
Müthiş Ivan Karamazov karakteri de bu romanda yer alıyor. Kendisi gibi ateist değilim; ama onun iç acıları, yürek kavuran soruları benim de içimi yakıyor. Eminim okuyan herkesin içine dokunacaktır.

2- Suç ve Ceza

Karamazov Kardeşler olmasaydı Dostoyevski' nin bu en ünlü romanı benim de favorim olacaktı. Raskolnikov' un yaşadığı gel-gitleri iliklere kadar hissettiren bir "kaybedenler" öyküsü olması beni çok etkilemişti. İnsana dair bir harita sanki!

3- Cinler

Dostoyevski' nin bir başka şaheseri. Tıpkı diğer saydığım ikisi gibi "büyük" bir roman. Karakterleri kanlı canlı yaşıyorcasına hissetmek ve diğer öykülerdeki gibi çaresiz sonlarına sürüklenişlerini iç sıkıntısı ile izlemek.. Bu romanda kalbime dokunan iki şey var aklımda, birincisi Kirilov karakteri ve intihar ile ilgili düşünceleri; ikincisi ise romandaki küçük kızın elini yumruk yapıp salladığı o an (bı kısmı okuyanlar anlayacaktır)

4- Ölü Evinden Anılar

Ah Dostoyevski yapma bunu! Hem bu kadar naif hem bu kadar ağır nasıl olabiliyorsun? Yazarımız biliyorsunuz ki mahkumdu bir zamanlar ve bu romanında bir hapishaneden bahsetmiş, oradaki ölü-yaşamı anlatmış. En etkilendiğim an sürekli aklımın köşesinde. Bayram kutlaması, birkaç saatlik eğlence sonrası mahkumun nerede olduğunu hatırladığı o an!

Öteki, Amcanın Rüyası, Ezilenler, Budala, Ebedi Koca, Ev Sahibesi, Kumarbaz diğer beni benden alan Dostoyevski eserleri. Hepsini öneririm, aklınızda bulunsun..

26 Ocak 2016 Salı

David Bowie




Çok güzel değil mi..
Çok güzel..
Dünya'ya düşen adamın güzelliği..
Dünya'yı satan adamın güzelliği..
Farklı olmanın güzelliği..
Yeniliğin, özgünlüğün güzelliği..
Seni anmadan geçemezdim,
Çok güzelsin David Bowie..

The Bad Seed (1956)


The Bad Seed; günümüzde tekrarlanmaktan üzeri aşınmış bir konuyu ele aldığından bugünden bakıldığında klişe bir film olarak görülebilir; ancak izlediğinizde siz de fark edeceksiniz ki ufak nüansları ve sonuç değil neden merkezli konusu ile türevlerinden ayrılıyor. Bahsettiğimiz tema; "şeytan/kötü çocuk" Benzer konulu filmlerden aşina olduğumuz konu işleyişi sebep üzerinde durmaktan ziyade çocuğun ebeveyne ve izleyiciye yaşattığı tedirginlik olur.

The Bad Seed sadece bu rahatsızlık üzerinden ilerlemek yerine kötülüğün sebebini merak eden bir film. Kötülük çocuğa öğretilen bir olgu mudur yoksa kalıtımsal/doğuştan mı gelir?  Bana sinemayı sevdiren; sorular sorduran, düşündüren, risk alan filmler. Sırtını herkesin seveceği ve empati kurabileceği karakter ve hikayelere dayandırma kolaylığına kaçmadan, en masum varlık olan "çocuk" üzerinde "kötülük" sorgulaması yapabilmesi şahsen en takdir ettiğim yanı. Film ile ilgili tek şikayetim; keşke film cesaretini yükselen final sonrasını kapanışını yaparak taçlandırabilseydi, devamındaki 10 dakika ortamı yumuşatmak için eklenmiş gibi hissettirdi bana..


13 Eylül 2015 Pazar

THE HEIRESS (1949)

Uzun zamandır beni etkileyecek, üzerinde düşündürecek bir film arıyorum ama yok. Çoğu; içi boş ve zaman geçirmek için sunulmuş, izledikten birkaç saat sonra unutulmak için tasarlanmış gibi ne yazık ki. Fakat beklemediğim bir anda böyle bir filmle karşılaştım. Aslında beklememek benim hatam oldu çünkü yönetmen koltuğunda usta isim William Wyler varsa; kesinlikle dikkat kesilmesi gereken bir yapım vardır ortada.



Filmimizin ismi The Heiress. Başrollerinde, Snake Pit ile beni oldukça şaşırtan Olivia de Havilland ve Montgomery Clift bulunuyor. Hikayenin kahramanları, çekingen, sönük ve gösterişsiz kızımız Catherine (Olivia de Havilland ), onun bu vasıflarını (hatta vasıfsızlığını) her fırsatta yüzüne vuran babası Dr. Sloper (Ralph Richardson), Catherine'e karşı saf ve çıkarsız bir aşk beslediğini iddia eden yakışıklı ancak meteliksiz Morris (Montgomery Clift) ve Catherine'in destekçisi, mutluluğu için çabalayan halası Lavinia (çok sevdiğim Miriam Hopkins).

Konu istese o kadar klişe olabilir ki.. Fakat hiçbir klişeye saplanmadan dimdik kendi yolunda yürümesi şaşırttı öncellikle beni. Klasik bir aşk filminden çok farklı. Öncelikle kız zengin ancak gösterişsiz, çocuk kızın parasının mı aşkının mı peşinde gerilimini yaşıyorsunuz. Ancak ilerleyen dakikalarda "iyi de, sevilmek için kadın güzel olmak zorunda mı?" diye düşünmeye başlayabilirsiniz benim gibi. İlk sorgulama da burda başlar. Film ilerledikçe Catherine'in çevresindekilerin (toplumun) düşünceleri de insana soğuk bir duş aldırır cinsten. "Olsun parası için olsa bile, mutlu edecek Catherine'i" Ne de olsa yalnız kalmayacak, bir kadının yalnız kalması, kendisini sevmeyen biriyle ömrünü geçirmesinden çok daha kötü nasılsa! Bunun gibi birçok tahlil yapabilir, kendi önyargılarınıza dahi şaşırabilirsiniz izlerken.

Hikayenin sonunu açık etmek istemiyorum; ancak müthiş bir finalin sizi beklediğine emin olun. Kesinlikle kaçırmayın, illa ki listenize alın diyorum bu filmi.

20 Mayıs 2015 Çarşamba

İsmi yeter: Rebecca

Rebecca, Alfred Hitchcock' un En iyi Film Oscar ödülünü kazanan ilk ve tek, İngiltere'den sonraki dönemde çektiği ilk filmi olarak; filmografisinde enteresan bir yere sahip. Benim için çok daha enteresan...



Dün gece rüyamda, yeniden Manderley'e gittiğimi gördüm..

Genç bir kadının sesinden dinlediğimiz bu kelimeler ve tuhaf, tekinsiz bir karanlıkta ilerleyen kameramız. O ağaçların yarattığı gölgeler ve sis, insanı nasıl da rahatsız eden bir görüntü oluşturur. Devamında ilerleyen hikaye, soğuk bir genç adam ve ismini bile öğrenemediğimiz ürkek bir genç kadın. Kadın çekingen, adam gizemli. Bu iki insan birkaç buluşmadan sonra evlenmeye karar verir ve isimsiz kahramanımız Mrs.de Winter olarak kendine bir kimlik edinir. 

Asıl hikaye bundan sonra başlar. Manderlay'e giden yolda. 
Mrs. Winters burada yepyeni bir isimle karşılaşacaktır: Rebecca.

Bir filmi korkutucu yapan nedir? Onda ne olmalı ki insanlar bu filmi izlerken tedirgin olmalı, gerilmeli? Kan mı? Hayalet veya şeytanlar mı? Refleks olarak çığlık bile atabileceğimiz ani yükselmeler mi?

Eğer bahsettiğimiz isim Alfred Hitchcock ise, bunların hiçbirine gerek yok. Tek bir kelime ile insanı gerebilen bir deha olması, onu doğumundan 116 yıl sonra efsane olarak anmamızı sağlıyor.

Rebecca. Güzeller güzeli Rebecca. Herşeyden güzel, herkesten yetenekli Rebecca. Manderlay Şatosu'na adımını atar atmaz, odalar arasında bir ruh gibi gezinen, ismi fısıldanan Rebecca. Yastıklara işlenen her R harfi, eline aldığı her eşyada hissettiği ağırlık Mrs. de Winter'ın ve aynı zamanda bizim hem kabusumuza hem de içten içe hayranlık duymamıza sebep olur.

Evin psikopatlık derecesinde hanımına bağlı hizmetçisi, Mrs de Winter'a o ismi fısıldıyor..

Benim için Alfred Hitchcock'u efsanelerin efsanesi yapan, bu tek kelime ile insanı gerim gerim germeyi başardığı, Rebecca'yı hiç görmememize rağmen onu hisettiren, yaşatan, hem nefret hem hayranlık duymamızı, sinema sanatı önünde tekrar tekrar eğilmemi sağlayan Rebecca, izlemeden ölmeyin..

19 Mayıs 2015 Salı