29 Mayıs 2015 Cuma

Sinemada "Bakış"

Bazı sahneler var, bazı anlar var; sayfa sayfa yazıdan, uzun uzun konuşmalardan, seslerden ve sözlerden daha ağır, daha vurucu ve unutulmaz.

Hadi bazılarını hatırlayalım:

- Man on the Moon / 1999 / Jim Carrey















Film; "komedyen mi desem; aslında tam olarak komedyen değil, yok yok nevi şahsına münhasır demeliyim ama o da yetmez ki" şeklinde anlatmak için seçeceğim kelimelerde zorlandığım, Andy Kauffman'ın hayat hikayesi. Kendisi özetleyecek olursam "herkesi trolleyen adam" Yani hayatı boyunca "-mış gibi" yaparak (ya da -mış gibi yaptığını düşündürerek) gülüyor-güldürüyor. Fakat gün gelip hayat ona son ve en büyük şakasını şu yukarıda gördüğünüz anda yapıyor. (Şu an için döktüğüm gözyaşının haddi hesabı yok!)


- Philadelphia / 1993 / Tom Hanks















Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki; Tom Hanks sen nasıl bir insansın ?! Sen nasıl bir şeysin ki bir bakışınla dışlanmışlığı, çaresizliği, umutsuzluğu, hayal kırıklığı ve kırgınlığı iliklerimize kadar hissettirebiliyorsun?  Sen nasıl bir şeysin bir bunu açıkla bana! Neyse diğer filme geçelim..


- The Assasination of Jesse James by the Coward Robert Ford / 2007 / Casey Affleck















Bu filmi o kadar övmek istiyorum ki. Neden dolu dolu, öve öve konuşmak istesem de her karesinde dilim tutuluyor? Ben neden bu film hakkında ko-nu-şa-mı-yo-rum. Neyse ki benden çok daha fazla sözü olan şu bakışlar benim yerime konuşacaktır, siz onları seyredin..


- Citizen Kane / 1941 / Agnes Moorehead



















Orson Welles başyapıtı Citizen Kane, sinema dünyasını derinden sarsan, çoğunlukla tüm zamanların en iyi filmi kabul edilen, sinema için "devrim" sayılan bir filmdir. Gücünün önemli bir kısmını da sinematografi ve oyuncularından alır. Akılda kalan çok sahnesi olsa da, benim için Kane'in annesinin oğluna attığı donuk ve güçlü durmaya çalışan "bakışlar" unutulmazdır.



- Amadeus / 1984 / F. Murray Abraham












''Tanrım, madem bana Mozart'ınki gibi bir yetenek vermedin, onu anlayacak zekayı neden verdin?'"
-Salieri-
Mozart ve Salieri arasındaki "Habil ve Kabil-vari" çekişme; en çok Salieri'nin gözlerinde okunur F. Murray Abraham'ın en iyi erkek oyuncu Oscar'ını kucakladığı Amadeus filminde. Salieri' nin vahşi bir kıskançlıkla yoğrulan önlenemez hayranlığı; Mozart'ın kusursuz notalarında gezinirken gözyaşı olup akar bu sahnede. Unutulmaz, unutulmaz..




- Ladri di Biciclette / 1948/ Enzo Stailo

Babasının gururun kırılmasını bir çocuğun gözlerinden okumak? Yapmayın bu çok ağır ama..
Baştan sona insanı etkisinden çıkamayacağı girdaplara sokan filmin en can alıcı bakışları..



- Leon / 1994 / Natalie Portman












Leon'un kapısını çalan Mathilda ve açılan kapıyla yüzüne yansıyan ışık. Şu sahne olmasa, benim için Leon bu kadar etkileyici olmazdı herhalde.


- All About Eve / 1950 / Bette Davis

Bette Davis'in gücünü gözlerinden alan bir oyuncu olduğunu düşünmüşümdür hep. All About Eve filminde de tüm gücünü ortaya koyarak performans verdiğini.. Şu sahnedeki güce ve meydan okumaya bakar mısınız? Muazzam!


Bonus: The Third Man / 1949 / Orson Welles



















Orson Welles. O kadar.


Bonus +2: Harvey / 1950 / James Stewart




















James Stewart'ın kadim dostu Harvey ile olan portresine bakarken attığı şu bakışa bayılıyorum :)

20 Mayıs 2015 Çarşamba

İyi ki Doğmuş..


Ama sen iyi ki doğmuşsun James Stewart !

İsmi yeter: Rebecca

Rebecca, Alfred Hitchcock' un En iyi Film Oscar ödülünü kazanan ilk ve tek, İngiltere'den sonraki dönemde çektiği ilk filmi olarak; filmografisinde enteresan bir yere sahip. Benim için çok daha enteresan...



Dün gece rüyamda, yeniden Manderley'e gittiğimi gördüm..

Genç bir kadının sesinden dinlediğimiz bu kelimeler ve tuhaf, tekinsiz bir karanlıkta ilerleyen kameramız. O ağaçların yarattığı gölgeler ve sis, insanı nasıl da rahatsız eden bir görüntü oluşturur. Devamında ilerleyen hikaye, soğuk bir genç adam ve ismini bile öğrenemediğimiz ürkek bir genç kadın. Kadın çekingen, adam gizemli. Bu iki insan birkaç buluşmadan sonra evlenmeye karar verir ve isimsiz kahramanımız Mrs.de Winter olarak kendine bir kimlik edinir. 

Asıl hikaye bundan sonra başlar. Manderlay'e giden yolda. 
Mrs. Winters burada yepyeni bir isimle karşılaşacaktır: Rebecca.

Bir filmi korkutucu yapan nedir? Onda ne olmalı ki insanlar bu filmi izlerken tedirgin olmalı, gerilmeli? Kan mı? Hayalet veya şeytanlar mı? Refleks olarak çığlık bile atabileceğimiz ani yükselmeler mi?

Eğer bahsettiğimiz isim Alfred Hitchcock ise, bunların hiçbirine gerek yok. Tek bir kelime ile insanı gerebilen bir deha olması, onu doğumundan 116 yıl sonra efsane olarak anmamızı sağlıyor.

Rebecca. Güzeller güzeli Rebecca. Herşeyden güzel, herkesten yetenekli Rebecca. Manderlay Şatosu'na adımını atar atmaz, odalar arasında bir ruh gibi gezinen, ismi fısıldanan Rebecca. Yastıklara işlenen her R harfi, eline aldığı her eşyada hissettiği ağırlık Mrs. de Winter'ın ve aynı zamanda bizim hem kabusumuza hem de içten içe hayranlık duymamıza sebep olur.

Evin psikopatlık derecesinde hanımına bağlı hizmetçisi, Mrs de Winter'a o ismi fısıldıyor..

Benim için Alfred Hitchcock'u efsanelerin efsanesi yapan, bu tek kelime ile insanı gerim gerim germeyi başardığı, Rebecca'yı hiç görmememize rağmen onu hisettiren, yaşatan, hem nefret hem hayranlık duymamızı, sinema sanatı önünde tekrar tekrar eğilmemi sağlayan Rebecca, izlemeden ölmeyin..

19 Mayıs 2015 Salı

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Mad Max Fury Road ve Mad Max Serisi

Kıyamet sonrası filmleri ile aranız nasıldır?
Kötüyse de merak etmeyin, bu seri fikrinizi değiştirebilir!

Mad Max / 1979

Mad Max efsanesi George Miller'ın elinde 1979 yılında vizyona giren ilk filmi ile doğdu. Bu ilk filmin; polis memuru Max Rockatansky ve yozlaşmaya yüz tutan toplum ışığında ilerleyen; post apokaliptik bir film edasındansa iyi bir yol-intikam-aksiyon melezi olarak göze çarpan bir yapısı vardı. Tabii aynı zamanda dünyaya "Mel Gibson" isminde genç ve karizmatik bir yetenek sunmuştu.


















Mad Max: The Road Warrior / 1981

İkinci filme gelecek olursak Mad Max: The Road Warrior (ki favorim olur)
Dostum! Bu ne çılgınlık! Bu anti kahramanlık! Bu her parçasından punk akan kostümler! Bu delirmiş insanlık! Çılgınlığının sonunda dünyanın sonunu getirmiş insanlık! Mad Max efsanesi varsa ve bu efsanenin kabuğu içinde bir felsefe saklı ise bu film odur. Bu film çekirdektir, dünya için magmadır, atom için protondur! Kısacası bu filmi izlemeden ölmeyin :)












Mad Max Beyond Thunderdome / 1985

Son filme gelecek olursak (Fury Road'a kadar sondu tabii) Mad Max Beyond Thunderdome genel olarak en zayıf halka olarak hor görülen; ancak benim nacizane gayet beğendiğim; iyi ki izlemişim dediğim, The Road Warrior'un yolu, kavgası, bağrış çağrış şiddetinden sonra kendini adeta dinlenmeye alan ve "medeniyet" kavramına eğilen bir filmdir.













Mad Max Fury Road / 2015

Gelelim günümüze. George Miller ustanın; bize bir güzelliğidir bu. 80'lerin efsane serisi biz 2000'li yılların gençliği için yeniden şekil alsa da, günümüz teknolojisiyle biraz gözümüz gönlümüz açılsa; biraz aksiyondan, biraz punkdan, biraz yol filmlerinin tadından, biraz o bayıldığım kısa sahne kesmelerinden, biraz da felsefesinden nasiplensek derken; 30 sene sonra gelen Mad Max Fury Road! Bu çılgın, bu kızgın; bu ateşli filmi kesinlikle sinemada, dev ekranda izleminizi öneriyorum. Sesin, gürültünün, çılgınlığın tadına varın! 120 dakika boyunca içinde bulunduğunuz evreni unutacak ve kendinizi kıyamet sonrası bir dünyada; çöl, şiddet, susuzluk ve isyan içinde, cennet ve adalet arayışı içinde bulacaksınız!


17 Mayıs 2015 Pazar

Klasik Sinema: Yönetmenler, Oyuncular

İlk yazı, ilk deneyim en sevdiklerimden gelsin o zaman :) Bir anlık düşünceyle başladığım "blogger"lık maceramda ilk düşündüğüm konu elbette "sinema!" 2sn sonrasındaysa "kült ve klasik filmler" oldu. Tabii günümüz klişelere sıkışmış sinema dünyasından çıkıp klasik sinema deryasının içine düşen bir insanın yeni yönetmen, oyuncu  hazinesini keşfetmesi de uzun sürmüyor!

O halde ilk yazım bu sinema emekçilerine gelsin, en sevdiğim, hayran olduğum beni büyüleyen klasik sinemanın unutulmaz yıldızları ve yönetmenleri..


Ee sinema kolay iş değil, sinemayı sanat yapanların hiç değil! Benim favorilerim şöyle:

Yönetmenler: Alfred Hitchcock, Orson Welles, Billy Wilder, Akira Kurosawa, William Wyler, Joseph L. Mankiewicz, Charles Chaplin, Fritz Lang , Stanley Kubrick, John Huston ...

Bir efsane: Orson Welles

Oyuncular: Audrey Hepburn, James Dean, Paul Newman, Fredrich March, James Stewart, Grace Kelly, Joseph Cotten, Bette Davis, Dwight Frye, Ingrad Bergman, Laurence Olivier, Gene Kelly, Peter Lerre, Marilyn Monroe, Anne Baxter, Henry Fonda ...

Tatlı bir melek: Audrey Hepburn