13 Eylül 2015 Pazar

THE HEIRESS (1949)

Uzun zamandır beni etkileyecek, üzerinde düşündürecek bir film arıyorum ama yok. Çoğu; içi boş ve zaman geçirmek için sunulmuş, izledikten birkaç saat sonra unutulmak için tasarlanmış gibi ne yazık ki. Fakat beklemediğim bir anda böyle bir filmle karşılaştım. Aslında beklememek benim hatam oldu çünkü yönetmen koltuğunda usta isim William Wyler varsa; kesinlikle dikkat kesilmesi gereken bir yapım vardır ortada.



Filmimizin ismi The Heiress. Başrollerinde, Snake Pit ile beni oldukça şaşırtan Olivia de Havilland ve Montgomery Clift bulunuyor. Hikayenin kahramanları, çekingen, sönük ve gösterişsiz kızımız Catherine (Olivia de Havilland ), onun bu vasıflarını (hatta vasıfsızlığını) her fırsatta yüzüne vuran babası Dr. Sloper (Ralph Richardson), Catherine'e karşı saf ve çıkarsız bir aşk beslediğini iddia eden yakışıklı ancak meteliksiz Morris (Montgomery Clift) ve Catherine'in destekçisi, mutluluğu için çabalayan halası Lavinia (çok sevdiğim Miriam Hopkins).


Konu istese o kadar klişe olabilir ki.. Fakat hiçbir klişeye saplanmadan dimdik kendi yolunda yürümesi şaşırttı öncellikle beni. Klasik bir aşk filminden çok farklı. Öncelikle kız zengin ancak gösterişsiz, çocuk kızın parasının mı aşkının mı peşinde gerilimini yaşıyorsunuz. Ancak ilerleyen dakikalarda "iyi de, sevilmek için kadın güzel olmak zorunda mı?" diye düşünmeye başlayabilirsiniz benim gibi. İlk sorgulama da burda başlar. Film ilerledikçe Catherine'in çevresindekilerin (toplumun) düşünceleri de insana soğuk bir duş aldırır cinsten. "Olsun parası için olsa bile, mutlu edecek Catherine'i" Ne de olsa yalnız kalmayacak, bir kadının yalnız kalması, kendisini sevmeyen biriyle ömrünü geçirmesinden çok daha kötü nasılsa! Bunun gibi birçok tahlil yapabilir, kendi önyargılarınıza dahi şaşırabilirsiniz izlerken.



Hikayenin sonunu açık etmek istemiyorum; ancak müthiş bir finalin sizi beklediğine emin olun. Kesinlikle kaçırmayın, illa ki listenize alın diyorum bu filmi.