KÜLT & KLASİK SİNEMA

Biraz Kült Filmler Biraz Klasikler Derken..

Blogda Ara

Maide'nin Altın Günü

Hiç yorum yok


Gün geçmiyor ki sinema salonlarımıza bir başka yerli komedi filmi arz-ı endam etmesin.. İnsan takip etmekte zorlanıyor; ancak önümüze her akşam konulan aynı yemeğin vereceği tadı veren birbirinin aynı yapımları sunmaktan sinemacılarımız yorulmuyor ne yazık ki. Benzeri bir örnek; bir tiplemenin sinema filmi uzunluğuna deyim yerindeyse çeke çeke uzatılmış macerası : Maide'nin Altın Günü

Herhalde hikaye merkezinde bir kadın karakter olması, diğer basit komedilerden ayrılan ve bir nebze yakın olmama sebep olan konu olsa gerek. Ezgi Mola takdir edilen, sempatik ve yetenekli bir oyuncu kuşkusuz. Kendisinin hayat verdiği Maide Hanım, birçoğumuzun mahallesinde yaşayan bir tipleme diyebileceğimiz bilmiş bir teyzemiz. Kendisi ve mahallesindeki rakibeleri için meydan muharebesi tadındaki güç gösterisi alanları da altın günleri. Film basit bir skecin uzun versiyonu tadında, tahmin edilebilir bir sona doğru ilerlerken; birkaç anlık güldüren sahne ile gönül almaya çalışıyor. İzlerken sürekli "çok mu aceleye geldi" sorusunu sordum kendi kendime ve düşünmeden edemedim. Bir "Köyden İndim Şehire" filmini düşünelim. Hem güldüren hem de köyden şehire alınan göçün, o göç sonrası insanların yaşadığı garipliklerin, komik durumların olduğu bir filmdi. Yani film bir yandan güldürüyor bir yandan da göze parmak sokmadan, insanların o gününe dokunuyordu. Her film siyasi mesaj vermek zorunda değil biliyorum, zaten bunun illaki siyasi olması da gerekmiyor; ancak neden günümüzün komedi filmleri bunu başaramıyor.

Maide'nin Altın Günü'nde bununla ilgili çok hoş bir yol vardı aslında; ana yolun yanında uzanan toprak bir patika yol: izleyenler bilir, yeni gelinlerin yarıştığı tv programına gönderme yapan o sahneler. Keşke film bu anlamsız ve sonu bir yere varmayan ana yol yerine, patikayı takip etseydi de; hem günümüzün trajikomik çekişmelerine gülseydik; hem de filmden çıktığımızda elimizde verilen bir mesaj olsaydı diyorum. Ancak ne yazık ki bu haliyle: 10/2

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

The Shinning

Hiç yorum yok


Her saniyesi; noktasından virgülüne kadar kusursuz.. Muhteşem.. Stanley Kubrick' in mükemmelik senfonisi.. Şaheseri.. Beni durdurmazsanız sabaha kadar; hatta günlerce bu filmi övebilirim.

Bazı anlar var; çok güzel bir ses duyduğumda örneğin duygulanıyorum ve bunda ilahi bir güzellik hissediyorum. İnsan sesinde duygulara dokunan bir güzellik. İnsanın ne kadar muhteşem yaratıldığını hissettiğim o an. "The Shinning" filmini izlerken de böylesi bir duyguya kapıldım; yani insanın kendi küçük dünyasındaki mükemmelliği yakalaması.. Böyle bir film "The Shinning." İnsanı izlerken hem geren hem de hayranlık uyandıran bir film. İlk izleyişim lise yıllarındaydı ve dilim tutuldu bu güzellik karşısında. İlk izleyişim diyorum; çünkü daha sonra defalarca ve defalarca izledim.

Bir insanın en sevdiği filmin bir korku filmi olması enteresan. Ancak ne yapabilirdim bu güzellik karşısında; çaresizce listemin en başına kondurdum. Bunda ustanın payı olduğu kadar Jack Nicholson' un çılgınlığa varan Jack Torrence performansının da etkisi olduğunu söylemezsem olmaz!
Özellikle kültleşmiş "Here's Johnny!" sahnesi filmi izlemeyenlerin bile hatırındadır.

İnsanlardan uzak otelin birbirinden uzak koruyucuları. Kafa karıştırıcı bir son ve insanı gerim gerim geren anlar. Müziğin insanın tüylerini diken diken eden tınısı. İhtişam içindeki yalnızlığın korkutucu sessizliği.

Stanley Kubrick; müthiş bir yönetmensin. 10/10

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Züğürt Ağa

Hiç yorum yok


Nesli Çölgeçen' in objektifi, Yavuz Turgul' un kaleminden çıkan ve Şener Şen' in incelikli oyunuyla içimize işleyen 1985 yapımı Züğürt Ağa filmi, kendi dramımıza güldüğümüz, topraklarımızdaki çaresizliğin acı kokusunu duyduğumuz bir güldürü.

Değişen dünyanın, değişen Türkiye'nin, değişen kaidelerinin ve bunların sonucunda kaçınılmaz olarak bu çarkların arasında değişmek mecburiyetinde kalan insanlarına dışarıdan bakan bir göz. 

Türk sinemasının olmazsa olmazlarından olan bu filmi izlemeye belki ben geç kaldım; ancak siz geç kalmayın ve ilk fırsatta izleyin derim..

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Arada Gelenler (Beni en çok mutlu eden şey nedir?)

Hiç yorum yok
Bazı şeyler üzerine düşünmediğimizi düşünüyorum. Mesela ben düşünülmediğini düşündüğüm şeyleri düşünmeyi severim. Günlük hayatta fark etmediğimiz o kadar garip şeyler var ki bunları fark edince biz garip oluyoruz. Allah aşkına söyleyin; bir uzaylı dünyamıza gelse de bizi akşam vakti izlese. Kendimize bir yer edinmişiz, boynumuz ağrımasın diye kafamızı koyacak yumuşak bir nesne, üşümeyelim diye bir örtü (her şey de düşünülmüş) hazırlanıyoruz. Ne yapıyor bu insanlar? Uyuyacak. İyi de uyku ne? Yaşam süremizin yarısını, gökyüzünün karanlık yüzünü neden kıpırdamadan bir tür trans halinde geçiriyoruz? Ben uzaylı olsam cidden merak ederdim ne yapıyor bu insanlar.
İşte böyle garip şeyleri düşünüyorum ister istemez aklıma geliyor. Seviyorum böyle düşünceleri. Aynı uzaylı bizim neden üst üste kurulmuş kutularda yaşadığımızı da merak edebilirdi; Dünya bu kadar büyükken.
Mesela bu hayatta yapmaktan en çok mutlu olduğum şeyi de düşündüm. Ne için yaşadığımı. Hala daha kendime soruyorum ve sordukça sorular artıyor cevaplar artacağına.
İlk önce; ki birçok insanın da benim gibi düşüneceğini farzederek, para kazanmak mı dedim; ama sonra bunun bir amaç değil araç olduğunu fark ettim. İnsan harcayamadıktan sonra neden para kazanmak istesin? Sonra nelere harcayacağımı düşündüm. Kıyafet? Araba? Lüx eşyalar? Bunlar beni mutlu etmez ki. Şöyle düşündüm, çok istediğim her ne olursa olsun, satın aldıktan sonra sıradanlaşıyor ve ona sahip olmak bir süre sonra hiçbir duygu vermiyor insana. Beni eşyalar mutlu etmiyor. Sonra elbette gezmek aklıma geldi, bütün dünyayı baştan  uca gezmek!
Evet, çok güzel özgürleştirici bir eylem ve keşif duygusu inanılmaz! Ama bu da beni bir yere kadar mutlu eder diye düşündüm; çok tatmin edici ama benim aradığım cevap bu değildi.
Aslında sonunda aradığım cevabı içimde buldum. Beni en çok mutlu eden, bu dünyaya gelmemin bir fark yarattığı anlar; benim yaşama, varolma sebebim. Başka birine yardım edebildiğimi hissettiğim o an bu dünyada benden mutlusu yok. İnsanın işe yaradığını hissetmesi bize bahşedilen en güzel duygu değil de nedir?

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

CİNGÖZ RECAİ

Hiç yorum yok

SPOILER İÇERİR

Onur Ünlü; ülkemizde dizi ve film sektöründeki tekdüzelik ve bayağılıktan usanan insanlar için nefes alabilme alanı yaratan güzide bir insan. Onun ismini film afişinde görmek bile heyecanlanma sebebi. Ancak vizyona giren son filmi Cingöz Recai bende buruk bir hayal kırıklığı tadı bıraktı.

Öncelikle Cingöz Recai'nin geçmişinden bahsedelim. Peyami Safa tarafından yaratılan bu karakter aynı isimli kitap serisinin baş kahramınıdır; keskin zekası, kibarlığı, hırsızlıktaki ustalığı ve yalnızca zalimlerden çalması alametifarikasıdır. Peşindeki Başkomiser Mehmet Rıza için hem bir kahraman hem de yıllardır peşinde koştuğu bir arzu nesnesi olmuştur. Filme uyarlanmak üzere çok iyi bir temel değil mi sizce de?

Ancak sunulan bu özellikler yalnızca güzel ve şık sahnelerin birbiri ardına sıralanmasıyla oluşan sürekli kendi içinde devinen bir film çıkarmış sonuç olarak. Bu karakter yükü altında ezilmiş gibi..
Cingöz Recai'nin seyirciye tanıtılması gerekiyor öncelikle. Bu tanıtım işi iyi kotarılmış evet, filmden çıktığımızda karakterin özelliklerini kavrıyoruz ancak hayran kalıyor muyuz, tartışılır. Finale kadar olan aştığımız engeller ve final, ne bizi şaşırtıyor ne de hayran bıraktırıyor. Bu da karakterin bahsedilen özelliklerinin biraz sözde kalmasına sebep olmuş. Örneğin; Mehmet Rıza Cingöz Recai' nin binbir suratlı olduğunu söylerek çok iyi şekil değiştirdiğini söylemişti. Biz bunu yalnızca bu sahnede anlatım üzerine gördük. Böyle kılık değiştirdiği birkaç sahnesi olsaydı daha renkli olmaz mıydı sizce de?



Ayrıca yan karakterler sayıca fazla, etkileri az, hepsi bir işi yapacak ve senaryoya sözüm ona dahil olacak gibiydiler. Kendileriyle ilgili yalnızca Türk filmi efsanelerinin isimlerini alma nüanslarını sevdim (Filiz, Adile, Cüneyt, Sadri gibi..)

Filmle ilgili hoşuma giden nokta ışık kullanımı ve farklı zaman dilimlerinin aynı sahnede görülmesiydi. Bu kısımlar da olmasa Onur Ünlü filmi izlediğime inanmayacaktım.

Şimdi sıra Cingöz Recai' nin maceralarını bir de Safa Önal ustadan Ayhan Işık ile birlikte dinlemek.
Bana iyi seyirler :)

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Dostoyevski hakkında konuşmak istiyorum

2 yorum


Uzun bir aradan sonra geri döndüm ve biraz Dostoyevski' den bahsetmek istiyorum; yani en sevdiğim yazardan. Blog' a olduğu gibi okumaya da uzunca bir ara verdim ve tekrar döndüğümde Dostoyevski adeta başımı dizlerinin üzerine aldı, saçlarımı okşayarak hikayelerini anlatmaya başladı. Bilmiyorum kaç kişiye oluyor ama benim için bu adamın romanları dışında bir kitap okumak bir başka Dostoyevski romanı okumadan önce uğradığım bir durak gibi. En kötüsü de bu romanların belli sayıda olması sanırım :)

Ben de hepsi birbirinden etkileyici olan bu öykülerden en çok içime dokunan birkaçından bahsetmek istedim, umarım dikkatinizi çeker ve hemen bir Dostoyevski romanına başlamanıza vesile olurum:

1- Karamazov Kardeşler

Benim için bir başyapıttan öte. En sevdiğim, okuduğum en iyi roman. Bu öyle bir öykü ki Dostoyevski' nin olayları değil, bütünüyle insanı anlattığı ... Müthiş, buhranlı, sancılı, çarpıcı!
Müthiş Ivan Karamazov karakteri de bu romanda yer alıyor. Kendisi gibi ateist değilim; ama onun iç acıları, yürek kavuran soruları benim de içimi yakıyor. Eminim okuyan herkesin içine dokunacaktır.

2- Suç ve Ceza

Karamazov Kardeşler olmasaydı Dostoyevski' nin bu en ünlü romanı benim de favorim olacaktı. Raskolnikov' un yaşadığı gel-gitleri iliklere kadar hissettiren bir "kaybedenler" öyküsü olması beni çok etkilemişti. İnsana dair bir harita sanki!

3- Cinler

Dostoyevski' nin bir başka şaheseri. Tıpkı diğer saydığım ikisi gibi "büyük" bir roman. Karakterleri kanlı canlı yaşıyorcasına hissetmek ve diğer öykülerdeki gibi çaresiz sonlarına sürüklenişlerini iç sıkıntısı ile izlemek.. Bu romanda kalbime dokunan iki şey var aklımda, birincisi Kirilov karakteri ve intihar ile ilgili düşünceleri; ikincisi ise romandaki küçük kızın elini yumruk yapıp salladığı o an (bı kısmı okuyanlar anlayacaktır)

4- Ölü Evinden Anılar

Ah Dostoyevski yapma bunu! Hem bu kadar naif hem bu kadar ağır nasıl olabiliyorsun? Yazarımız biliyorsunuz ki mahkumdu bir zamanlar ve bu romanında bir hapishaneden bahsetmiş, oradaki ölü-yaşamı anlatmış. En etkilendiğim an sürekli aklımın köşesinde. Bayram kutlaması, birkaç saatlik eğlence sonrası mahkumun nerede olduğunu hatırladığı o an!

Öteki, Amcanın Rüyası, Ezilenler, Budala, Ebedi Koca, Ev Sahibesi, Kumarbaz diğer beni benden alan Dostoyevski eserleri. Hepsini öneririm, aklınızda bulunsun..

2 yorum :

Yorum Gönder