KÜLT & KLASİK SİNEMA

Biraz Kült Filmler Biraz Klasikler Derken..

Blogda Ara

Singin' in the Rain / Yağmurda Dans / 1952

Hiç yorum yok

Bu film 50' lerde değil de sonsuz zaman kuşağında yapılmış bence. Hiç eskimiyor, tozlanmıyor; hep ışıl ışıl. En sıkıntılı anımızda bile olsak, izledikten sonra yüzümüze sıcak bir tebessüm konduran , neşe dolu , bize gülümsemeyi hatırlatan bir film. Diyorum ya bu dünyadan olamaz... Sanki sonsuz bir mutluluktan bir tutam alınmış da sahnelerin içine serpiştirilmiş; Gene Kelly dans ederken yağmur olup yağmış ya da :)



Eğer içinizin sıkıldığını hissediyorsanız, açın bu filmi, sıcaklığı, sempatikliği, neşesi; dansları ve şarkılarıyla sizi alsın ve rengarenk mutluluk diyarına götürsün.. Enerjisi bu kadar yüksek. Bunda oyuncuların samimi performansları, 50' li yılların kendine has büyüsü, müzikallarin eşsiz tadı ve sanat yönetimindeki titiz çalışma büyük pay sahibi. Akıllardan kazınmayan ve filme ismini veren yağmurda dans sahnesi de cabası tabii. İzlemezsen olmaz dediğim, sinema dendiğinde akla gelen ilk görüntülerden biri!

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

The Crow / Karga / 1994

2 yorum

Karanlık, kasvetli ve üzerinde alevler yükselen şehri fondaki ney sesiyle bir karganın gözüyle görürüz ve kız çocuğunun sesi şöyle der; "Bir zamanlar, insanlar birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölümün ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama bazen,çok kötü bir şey olduğunda büyük bir keder de taşınırdı ve ruh rahat edemezdi. O zaman bazen, sadece bazen karga yanlış şeyleri düzeltmek için ruhu geri getirebilirdi..."

The Crow böyle etkileyici bir sahneyle başlar izledikten sonra uzun süre etkisini hisettirir insana. The crow da gerçekle sanalı ayırt etmek zor. Eric Draven in nerde başlayıp Brandon Lee nin nerde bittiğini ayırt edemiyorsunuz. Lee; Draven ın kendisi olup onunla yaşıyor, soluk alıyor, karganın geri getirdiği kederli ruhla, sapkın ve adaletsiz şehirde yanlış gidenleri düzeltmek için; adalet için geri dönüyor; Eric Draven la yaşıyor ve ölüyor... Kaderin bir oyunu mu bilinmez ancak kendisi de Eric Draven gibi nişanlısıyla evlilik hazırlıkları yaparken vuruluyor, hem de film çekimleri sırasında kurusıkı tabancadan çıkan mermiyle... Onun ölümü de oynadığı karakterin kaderi gibi adaletsiz oluyor. Oysa ki filmi izlerken bu kez masumiyet kazanacak, yağmur sürekli yağmayacak diye umutlanıyor insan... 

The Crow' u izledikten sonra karga en sevdiğim hayvan, Brandon Lee en sevdiğim oyuncu, CROW en sevdiğim film, Edgar Allen Poe en sevdiğim şair ve onun "Kuzgun" şiiri en sevdiği şiir olmuştu uzun bir süre... 
Film Alex Proyas' ın yönetmenlikteki dehası, Brandon Lee' nin unutulmaz Eric Draven tasviri, eşsiz soundtrack' i ile 90lar ruhunu yaşatan ölümsüz bir eser... 



Son olarak filmin içinde de göndermelerin bulunduğu hatta bir sahnede Brandon Lee' den dizelerini dinleme fırsatı bulduğumuz Kuzgun şiirinden bir bölüm; 

"Kuzgun bir an olsun ayrılmadı, oturdukça oturdu, 
Oturdukça oturdu oda kapımın hemen üstündeki Pallas büstünde; 
Benziyordu gözleri hayal kuran bir şeytanın görüntüsüne, 
Vuruyordu kara gölgesini yere lambadan yansıyan ışık; 
Kapalı kaldu ruhum bu kara gölgenin içinde, 
Kurtulamayacak
Hiçbir zaman!"

2 yorum :

Yorum Gönder

GET OUT / KAPAN / 2017

Hiç yorum yok

Get Out beni oldukça şaşırtan bir film; kendisi "Akademi" tarafından pek ciddiye alınmayan korku -gerilim türünde ve buna rağmen; En İyi Film, En İyi Aktör, En İyi Yönetmen ve En İyi Orijinal Senaryo gibi yıldızlı dallarda 2018 Oscar adayı! Bu sebeple izlerken beklentinizin önünüzde dörtnala salınması kaçınılmaz. Peki bu film beklentileri karşılıyor mu yoksa akademinin "afro-amerikanların gönlünü alalım" jokerini mi kullanıyor; burası karışık.

Öncelikle başrol oyuncusu ve "En İyi Aktör" adaylarından Daniel Kaluuya' nın sadece korkunun gölgesinin dolaşmadığı, etkileyici bir oyun ortaya koyduğu performansı filmin lokomotifi diyebiliriz. Filmi izlenebilir kılan en önemli unsur ve özellikle filmin anahtar sahnelerinde göz dolduruyor. Bir diğer unsur ise müzik olsa gerek. The Shining-vari müzikler oldukça etkileyici.

Bunun dışında genel olarak filmi değerlendirecek olursak; ırkçılık hakkında kör göze parmak söyleyeceklerini üzerine basa basa söyleyen fakat söyleyecek sözlerinde yenilik getirmeyen, sonu başından tahmin edilebilir olduğundan sürprizi olmayan, ben sözümü söyler giderim der gibi hissettiğim ve diğer "en iyi" kategorilerine konduramadığım; sıradan bir korku filmi.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Les Misérables / Sefiller / 1935

Hiç yorum yok


"Bir insanın hapisten çıktıktan sonra karşılaştığı zorluklar anlatılıyor ve insanlığın yoksulluğu, sefilliğine değiniliyor" İnternet ortamından alınmış bir Sefiller romanı ana fikri yorumunu okudunuz. Elinizde kapağında "SEFİLLER" yazan bir cilt var, tamam. İçerisinde birçok sayfa ve sayfaların üzeri de yüzlerce kelimeden oluşmuş, çok güzel; bu onu bir kitap yapmaya çok yaklaştırdı:) 
Peki onu bir klasik yapan neydi, bunca yıla rağmen insanı bu kadar çarpacak ne var bu kelimelerde? 
Yukarıdaki birkaç cümle bunu açıklayamaz elbetteles misérables 1935, yanından bile geçemez hatta. 
Victor Hugo öyle bir hikaye anlatmıştır ki hak, adalet, sistem, insan, suç, erdem, ceza ve nicesi... Herkesin alacağı dersin farklı olduğu bir öykü.. 
Bu sebeple o kadar sağlam bir zeminde ki bu filmin kökü, zaten izlemeden önce elinizde bir garanti var.
Ancak bu kadar değil elbette. Işık ve görüntü yönetiminin kusursuzluğu bize Gregg Toland üstadı işaret ediyor, başrollerde Fredric March rolün hakkını fazlasıyla verirken Charles Laughton mest ediyor. Javert rolünü kavrayışın bir eşi daha var mı merak ediyorum, kötü adam rolleri için biçilmiş kaftan kendisi. 
Bu arada kötü adam demişken Javert gerçekten kötü müdür diye sormak lazım. Jean Valjeen' in kötülükten iyiliğe (karanlıktan-aydınlığa) uzanan öyküsünde o zalim taraf gibi dursa da aslında görevini yerine getiren bir "emir eri"dir. Bizim bu insanın temsil ettiği bürokrasi-görev insandan üstündür anlayışını gerçek hayatlarımızda kabullenmiş fakat filmde kötüye konuşlandırmış olmamız bence trajikomik.. Sonunda bu adamın vicdanı ve görevi arasında kalmasıysa tek kelimeyle trajik... 
Bir de iyiyi temsil ettiğini düşündüğümüz papaz vardır filmin başında. Aslında o gerçekten de iyidir en saf anlamıyla. Hayatın almak değil, vermek olduğunu o öğretmiştir Jean' a. İnsanın doğruluk ve anlayışla neler değiştirebileceğinin kanıtıdır. 
Son olarak bu kanıtı kullanan,ders alan ve harekete geçen Jean Valjeen... 
Filmde hayatının 3 bölüm olarak tanıtıldığı bu adam papazdan aldığı dersi bize öğretiyor aslında film boyunca. Onun değişimi, öyküsü, kavgası hep aklımızın bir kenarında bulunsun.Yaptıklarının bize örnek olması ve hayatımızı değiştirmesi ümidiyle...

Son olarak kitaptan oldukça etkileyici bir cümle: Eğer ruhumuz karanlıkta kalırsa,günahlar işlenir. Suçlu, günahı işleyen değil, karanlığı getirendir. ...

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Wuthering Heights / Uğultulu Tepeler / 1939

Hiç yorum yok



Uğultulu tepeler pek çok kez sinemaya uyarlanmış bir roman..
Ben ne diğer uyarlamaları izledim ne de romanı okudum.
Genelde romanı okuduktan sonra filminin olduğunu öğrenir; meraklanıp heyecanlanırız ya bana bu sefer tersi oldu.
Bu filmden sonra Uğultulu Tepeler romanını arıyorum kitapçılarda.. 
Heatcliff... 
Bu uyarlamada öykünün yarıda kesildiği söyleniyor, devamındaki intikam hikayesi anlatılmamış.
Fakat ben o intikam hırsını Laurence Olivier in gözlerinde gördüm zaten.
Vahşi ve sert yaratılışlı "Heatcliff'' onun hırsını, sevgisini, nefretini ve aşkını izledim bir romanı okur gibi.. 
Karşısında da "Ben Heatcliff'im" diyebilen (aşık ile maşuk un hikayesi gibidir), sevgisiyle ruhundaki perdeleri kaldırabilen fakat toplumun dayattığı kuralları, kalıpları kıramayan; hayat dolu Cathy; Merle Oberon un tüm güzelliği ve "hissettiren" oyunculuğuyla. 
Onun canlılığına rağmen Heatcliff' te daha çocukluktan gelen hırçınlık, dünyaya karşı dinmeyen öfke vardır. 
İzlerken hepimiz  birlikte olmalarını istesek de ne zaman beraber olsalar her zaman bir huzursuzluk, bir gölge vardır üstlerinde.
Ne gariptir ki Heatcliff ortalıkta yokken izleyici rahat bir nefes alır. 
Heatcliff in bir lanet gibi taşıdığı huzursuzluğu çevresindeki herşeyi yakıp yok edecek kudrettedir. 
Öfkesi gibi aşkı da serttir, bedeli ağırdır... 
Hepimiz anlarız ki dramatik son aslında başından bellidir.. 
Birbirlerini seven ve bir türlü kavuşamayan insanların hikayelerini pek çok kez dinledik.
Genelde birbirine benzer hikayeler; binbir çeşit entrika ile ayrılan aşıkların; mutlu veya trajik sonları anlatılır bizlere. Ancak kaç tanesi imkansızlığı bu kadar hissettirebilir, bilmiyorum..
Şanssızlığı "Rüzgar Gibi Geçti" ve "Mr. Smith Washington' a Gidiyor" gibi kültlerle aynı dönemde gösterilmesi olan film, hakkı teslim edilmemiş bir eser, ancak günümüzde farkedilmesi gereken, anlatılmış en iyi aşk hikayelerinden biri...

Heatcliff : Hayatım olmadan yaşayamam...Ruhum olmadan ölemem..


Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Arif V 216

Hiç yorum yok




Cem Yılmaz' ın başrolünü oynayıp yazdığı 2004 yapımı G.O.R.A. ve 2008' de gösterime giren A.R.O.G. filmlerinden sonra, bilimkurgu ve fantastik öğeler içeren üçüncü devam filmi Arif V 216 beyazperdeye arz-ı endam etti. Biz de görev bilip izledik. İzlenimlerimi maddeler halinde sıralamak istedim; bu arada dikkat spoiler içerir:


  • Öncelikle Cem Yılmaz' ın diğer komedi filmleri gibi sadece güldürme kaygısı olmadığı, iyi bir film ortaya çıkarıp sinemasal zevk vermek istediği ortada. Film güldürmemekle eleştirildi; fakat bu adamın istediğinde gözlerimiz yaşarana kadar güldürdüğünü tek kişilik gösterilerinden biliyoruz. Bu sebeple "gidem de gülem" kafasıyla bu filme giden gülmez, onu bir belirtelim.
  • Filmde 60' lı yılların tevazu ve naifliğine bir saygı duruşu, dönemin büyük ustalarına selam ve birçok kült filme göndermeler mevcut. Hatta filmde en iyi işleyen yan bu olsa gerek. 
  • Sadri Alışık ve Kerem Alışık' ı;  nam-ı diğer Turist Ömer' i karşı karşıya getiren sahne çok incelikliydi ve bana Hokkabaz filmi naifliğini hatırlattı.

  • Film gösterime girmeden piyasaya sürülen karakter posterleri mevcut. Onları incelediğinizde büyük yıldızlar: Ajda Pekkan, Sadri Alışık, Cüneyt Arkın, Ayhan Işık gibi yıldızları filmde göreceğiniz için heyecanlanıyorsunuz. Ancak bu isimlerin neredeyse tamamı filmin çok küçük bir kısmında sırf ismi geçsin dercesine bir araya getirilmiş gibi, bu beklentiyi karşılamaktan uzak. Hikayede sadece "varlar". Belki bu isimlerin hepsini hikayeye taşımak zor ve belki de bu isimler hiç olmasaydı yine rahatsızlık duyacaktık. Sadece böyle bir beklenti yaratılması hoş olmamış.
  • Müthiş bir canlandırma, buradan bir Spin-Off alır mıyız lütfen:) Zeki Müren'den bahsediyorum yani Şevket Çorumlu; gerçekten çok eğlenceliydi!
  • Filmde beni en çok rahatsız eden durum: mantık hataları. Belki film kendisini fazla ciddiye almıyor ve bunlar da mizahın bir parçası; ancak izleyicide bir huzursuzluk yaratıyor çünkü film eskiye selam çakmakla, geçmiş filmleri biraz iğnelemek biraz yüceltmekle pek de kendiyle dalga geçen bir film değil. Hatta bazı sahnelerde kendini fazlasıyla ciddiye alıyor. Durum böyle olduğunda insan sormadan edemiyor; o telefon 1969'da nasıl çekti, madem 216' nın pili bitiyor; binlerce kopyasını yaptınız, birinin pilini alamıyor mu? Film içindeki tutarsızlıklar insanı rahatsız eden boyutta; hem eski filmleri "libidosuz mahalle tripleri" diye tiye almak hem de film içinde anlamsız mantık hatalarının olması olsa olsa trajikomik.
  • Filmin ana ekseninin sürekli kaydığını hissettim. Yani önce bir ana konu var sonra hop değişiyor, sonra o da değişiyor ve biz sürekli yeni bir başlıkla filmi izliyoruz ve bu başlıkların tümü klişe olunca insan arada bir saate bakıp biteceği zamanı düşünmekten kendini alamıyor ne yazık ki. Bunu şöyle açıklayım: 216 önce aşık olmak için geldi, eski filmlerdeki gibi bir aşk istedi ve kader onu o filmlerin unutulmaz sahnelerine savuruverdi bir anda. Bu güzel bir ana hikayeydi. Burdan filmimiz bir anda kötü adamın eline geçen yüksek teknoloji klişesine döndü ve buna da güzel bir hikaye diyelim. Burdan sonra geleceğe gidilmesi ve distopik gelecekte robotların dünyayı ele geçirmesi; neyse diyelim. Buradan aslında 216' nın pilinin bittiğini öğrenmemiz?? "Hikaye daha ne kadar sapacak?" diye sordurdu ve izleyiciyi yordu.
  • Hikayede sorunlar olmasına rağmen Cem Yılmaz' ın yaptığı işi takdir ediyorum; çünkü basite kaçan komedi değil de mizah yapma isteği ile sinemamızda neredeyse hiç göremediğimiz bilimkurgu öğeleri kullanması, kendini tekrar ve tekrar eden sinemamız için bir nefes. Ancak bunu başarılı bir şekilde yapamadığını düşünüyorum. Botları klişeye batmış ve kendini bulamamış bir hali var; fakat gideceği yola inanıyorum. Umarım bilimkurgudan vazgeçmez!

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Tim Burton / Bir Gotik Çocuk

Hiç yorum yok


Tim Burton; çocukluğumun ve ilk gençliğimin kahramanı.. Kendinizi dışlanmış, farklı hatta ucube hissediyorsanız, onunla ve yarattığı karakterlerle özdeşleşmeniz kaçınılmaz. Kariyeri adeta bir parabol eğrisi olan bu tuhaf adamın tuhaf filmlerinde insanı çeken, kalbine dokunan acayip bir taraf var. Bu yazıda defalarca acayip - tuhaf gibi kelimeleri kullandığımı görebilirsiniz ve bu bile Tim Burton'u anlatmaya yeter bence :)

Konumuza dönecek olursak, kendisini ve sıradışı filmlerinin bazılarını hatırlayalım istiyorum, böylece ben de kendi içimde geçmişe küçük bir yolculuk yapacağım sanırım.

Öncelikle; Vincent / 1982

Vincent Tim Burton'un büyük hayranlık duyduğu Vincent Price'a bir saygı duruşu niteliğinde ve (kendisi ne kadar şanslı ki) hayranı olduğu büyük aktör tarafından seslendirilmiş olan stop-motion bir kısa film. (Bu duruma her zaman özenmişimdir.) Filmdeki küçük çocuk; Vincent' ı yaratırken kendisinden esinlendiği söylenir ki bunu birçok filminde göreceğiz. Siyah beyaz, gotik ve Vincent Price'ın büyüleyici sesiyle insanı etkileyen; gerçekten çok hoş bir yapım, izlemenizi tavsiye ederim.

Kalbimi söküp alacaksın Beterböcek / Beetlejuice / 1988

Benim için anlamı büyük çünkü bu filmi küçük bir çocukken izleme şansı buldum. Çocukların hayalgücüyle böyle büyümemiş çocukların rüyalarını izlemek bambaşka bir deneyim. Evden çıkamayan hayaletler, diğer dünyanın garip varlıklar ve o dünyaya açılan kapı.. Hepsi o kadar aklımıza yattı ki neredeyse duvara kapı çizip 3 kez vuracağım. Ha bir de 3 kez "beterböcek" diyememe sorunu var:) Hayalgücüne, çılgınlığına, sıradışılığına kurban olduğum defalarca izledim izlerim ve izleyeceğim.

Fena oluyorum Batman / 1989

Batman'i en sevdiğim çizgi roman kahramanı yapan bu karanlık tasvir olsa gerek. Batman'e gotizm sosu katan, ona hakettiği karanlığı ve derinliği bahşeden, ha bir de üzerine beyazperdeye JACK NICHOLSON gibi inanılmaz iyi bir seçimle inanılmaz iyi bir JOKER karakteri armağan eden, biraz çizgi romanın kendisinden biraz Tim Burton anti-liğinden nasiplenen yapım. O güne kadar hor görülen çizgi roman uyarlamaları şimdi el üstünde tutuluyorsa bu film ilk adımı atmıştır!

Kalbimi acıttın Makas Eller / Edward Scissorhands / 1990

Bu filmde Tim Burton'un kendini anlattığı söylenir. Dışlanan bir karakter Edward. İnsanlar onun yeteneklerini takdir ediyor; aynı zamanda bu onları korkutuyor. Hem herkes gibi olmadığı için seviyorlar hem de kendileri gibi olamadığı için dışlıyorlar. Sevgiye ve anlaşılmaya aç. Herkesin aynı olduğu, aynı giyindiği, aynı düşündüğü bu ikiyüzlü kasabada aradığı sevgiyi bulabilir mi, bulsa bile burada yaşayabilir mi? İnsanlara, topluma, bireye, her zaman farklı olana, farklı görene, korkana, sevene; kısaca herkese dokunan bir hikaye. Hem absürt hem duygusal olabilen gotik bir masal. Kalbimize dokunan ve acıtan bir masal..

Seni çılgın Ed Wood / 1994

Edward D. Wood Jr. 1924-1978 yılları arasında yaşamış olan ve dünyanın en kötü yönetmeni kabul edilen sinemaya aşık bir adam. Peki sinema dünyasından dışlanmış, Plan 9 from Outer Space gibi absürt filmler çeken bu adam Tim Burton tarzı bir karakter değil de nedir? Tim Burton'un B filmlerini izleyerek büyüdüğünü ve çok sevdiğini biliyoruz. Belli ki kendisi Ed Wood'a bir saygı duruşunda bulunmak istemiş ve inanır mısınız ondan daha iyisini kimse yapamazdı! Film çok çok çok sevdiğim 50' ler Hollywood tarzıyla çekilmiş siyah beyaz bir yapım ki buradan büyük puan topluyor. Filmin tarzı döneme ve Ed Wood filmlerine oldukça benzer, karakterler absürt ve yaşanmış hikaye belgesel tadıyla değil, çılgın bir tatla sunuluyor ki bu filmi leziz yapan bu. Ayrıca Bela Lugosi demek istiyorum ve izlemenezi istiyorum!

Sanki biraz duraksadık Çılgın Marslılar / Mars Attacks! / 1996

Bu film resmen yıldızlar karması, her karesinden yıldız fışkırıyor, Jack Nicholson mu istersiniz, Natalie Portman mı, Glenn Close, Annette Bening, Pierce Brosnan, hatta Michael Fox ve saymadığım diğer isimler. Absürtlükse absürtlük farklılıksa farklılık! Ancak birşeylerin eksik olduğu kesin. Tim Burton'un biraz vasata düştüğü bir film.

Merhaba karanlık Hayalet Süvari / Sleepy Hollow / 1999

Çılgın Marslıların renklerinden sonra yine karanlığa ve gotizme dönüyoruz. Ünlü hayalet süvari hikayesini beyazperdeye taşıyan yönetmen, atmosfer yaratmadaki başarısını yine gösteriyor, Makas Eller ve Ed Wood'da birlikte harikalar yarattığı Johnny Depp ile birlikte çalışıyor. Diğer kült filmleri gibi akılda kalıcı ve etkileyici olamasa bile kötü bir film diyemeyeceğim, izlendiğinde keyif veren ve bilmeseniz bile izlerken "kesin Tim Burton filmi" diyeceğiniz karaktere sahip bir yapım.

Üzdün bizi Büyük Balık / Big Fish / 2003

Tim Burton filmografisinde ayrı bir yerde duran, vefat eden babasına ithaf ettiği, naif, masalsı, farklı ve özel bir hikaye. Hayatı boyunca masal anlatan bir adamın masala dönüşmesinin hikayesi. kalbine açılan kapının deliğinden bakıp; dağınık saçları, kocaman renkli gözlükleri ve çektiği karanlık, absürt ve gotik hikayeleri ile bildiğiniz bir adamın iç dünyasının ne kadar kırılgan, hüzün dolu olduğunu gördüğümüz ve bize tekrar tekrar farklı olandan korkma diyen çok özel bir film.

Neler oluyor bize Charlie'nin Çikolata Fabrikası / Charlie and the Chocolate Factory / 2005

Bu sefer yönetmenimiz ünlü bir hikayeyi ve filmi yeniden çevrime sokarak günümüz teknolojisi ve kendisinin absürt yetenekleri ile buluşturuyor. Başrolde yine Johnny Depp var yönetmen koltuğunda yine kendisi ancak yine tutmayan bir taraf var. Gittikçe kendini tekrarlayan bir hal almaya başlayan hikaye anlatımı bize şu soruyu sorduruyor: Hayalgücü tıkandı mı?

Rahat bir nefes Ölü Gelin / Corpse Bride / 2005

Charlie'nin Çikolata Fabrikası ile aynı yıl gösterime giren yapın adeta alın onu yapımcılar için yaptım ama bunu sizin için dercesine biz hayranlarına sunulan gotik bir pasta gibi leziz! Tekrar stop-motion bir yapım ile karşımıza gelen yönetmen kendisinin alametifarikası olmuş olan gotizm-karanlık-ölüler dünyası-büyüler ve bilimum sıradışılık ile kalbimizi nasıl fethedeceğini biliyor açıkçası :)


Ooo müzikal alırım bi dal Sweeney Todd Fleet Sokağının Şeytan Berberi / Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street 2007

Gotizm ve müzikalin buluştuğu hoş bir film Sweeney Todd, içinde çok yetenekli oyuncular barındırıyor ve Tim Burton yine çok ünlü bir hikayeyi beyazperdeye taşıyor. Ancak bu filmle beraber kendisinin kesinlikle tekrara vardığı ve formül üzerinden film çektiği su yüzüne çıkıyor. Atmosfer yine mükemmel ona birşey diyemeyeceğim. Atmosfer ve müzikal olması zaten filmi kurtaran özellikleri olsa gerek.

Gerçekten mi Tim? Karanlık Gölgeler / Dark Shadows / 2012

Zaten son birkaç filmdir düşüş başlamıştı ve bu yazıda belirtmediğim Alice Harikalar Diyarında filmi "sadece atmosfer yaratabiliyorum" çığlığı gibiydi; ancak Karanlık Gölgeler çok kötü! Çok kötü bir film! Tim Burton' un ben karanlık film çekiyorum ve çok gotik olacak dediği ve elinde sadece bu mu kaldı diye sorduğumuz, eskiye bakıp iç çektiğimiz; ya bi Beterböcek vardı inanır mısın diye filmi izleyenlere aslında senin iyi filmler de çektiğini hatırlatma gereği duyduğumuz - olmaması gereken bir film. Anladık karanlık ve Johnny Depp çok iyi ancak yeterli değil. Lütfen eski ruhunu yakala, lütfen!


Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Aile Arasında

Hiç yorum yok

Avrupa Yakası, bu ülkede gerçek bir başarıya ulaşmış; içerisinde çok değerli ustalar barındıran, yeni yüzler yetiştiren, birçok yetenekli ismi birarada izleme fırsatı veren; matematiği olan, zorlamadan uzak, samimi ve değerli bir sit-com dizisiydi. Gülse Birsel ismini hepimizin duymasına ve övgü toplamasına vesile oldu. Kendisi daha sonra Yalan Dünya dizisiyle yine aynı dinamikte; büyük ustaların elinin öpüldüğü yeni yetmelerin başının  okşandığı bir aile samimiyeti yakalamıştı.

Geçtiğimiz günlerde vizyona giren Aile Arasında filmi de kendisinin kaleminden çıkma, benzer yolda ilerleyen bir hikaye. Oyuncuların güçlü performansları ile coşan, bayağılık ve ucuzluğa kaçmadan güldüren; "mizahi" bir film.

Performans demişken; Demet Evgar ve Engin Günaydın takdire şayan.. Yüksek enerjileri hem filme hem de izleyen bizlere ışık saçıyor. Özellikle kendilerinin bulunduğu sahnelerde güldürü ve seyir keyfi oldukça yüksek. Ancak her ne kadar senaristliği ile alkış toplasa da Gülse Birsel'in canlandırdığı karakterden pek haz alamadım. Sinema salonunda da bulunduğu sahnelerde tepkisizlik hakimdi.

Filme gelecek olursak; son dönem sinemamızın için çıkılmaz gibi duran basit ve sığ komedilerinin yanında bize nefes aldırdığı için, karakter yaratımı ve bu karakterlerin incelikle işlenmiş olması takdiri hakediyor; ancak eksik noktaları da yok değil. Filmin bazı kısımlarında güldürmek üzerine çok düşünülmüş gibi, zorlama anları mevcut. Ayrıca bazı sahneler bir amaca bağlansa da çok ilgi çekmiyor. (Dede ile ilgili sahneler gibi)

10/7.5

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder